html kodları ANLAMLI HİKAYELER - HAYATA DAİR - Blogcu



HAYATA DAİR

  • Cuma, Ekim 31, 2008 - ÇOBANIN AŞK'I
  •              ÇOBANIN AŞK'I
    Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
    - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim..
    İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
    - Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
    İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
    Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
    - Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
    - Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
    İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…
    Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
    - Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah…”
    Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
    Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…
    Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
    - Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
    Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
    - Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
    - Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
    Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
    Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
    - Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
    Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
    Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
    - Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz…
    Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
    Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
    - Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
    Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
    - Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
    Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
    - A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…

     alıntı...

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Perşembe, Eylül 11, 2008 - engelli sahabi (Abdullah ibni Ümmü Mektum)
  •  

     

    Abdullah İbni Ümmü Mektûm

    Cennetle Müjdelenen İlk Görme Engelli İnsan

     

    Abdullah İbni Ümmi Mektum, Peygamberimizin ilk eşi Hz. Hatice vâlidemizin dayısı Kays İbni Zâide’nin oğludur. Annesinin adı Âtike bint-i Abdullah’dı. Kendisi annesine nispetle Ümmü Mektum’un oğlu anlamında İbni Ümmü Mektum ismiyle meşhur olmuştur.

    Çocukken gözlerini kaybetmiş olduğunu şu mukaddes sohbetten öğrenmekteyiz: Hz. Enes’ib rivayet ettiğine göre, bir defasında Hz. Cebrail, Peygamberimizin huzuruna geldiğinde İbni Ümmü Mektum da orada bulunmaktaydı. Cebrail, “Gözünü ne zaman kaybettin ?” diye sorunca o da “Çocukken” cevabını vermiştir. Bunun üzerine Cebrail kendisine şu müjdeyi vermiştir: “Allah, buyuruyor ki:

    Ben bir kulumun gözünü aldığım zaman ona Cenneti mükâfat olarak veririm’.

    Bu Hadis-i Kudsi sâyesinde Abdullah İbni Ümmü Mektum, dünyada iken Cennet müjdesini almış oluyordu. Bir Kuran aşığı olan Abdullah, Peygamberimizin huzurunda bulunmak, onun manevî atmosferinden istifade etmek ve ondan Kuran’dan âyetler öğrenmek için, sıkı sık Resulullah’ın yanına giderdi. Bir gün Abdullah, bu niyetlerle Peygamberimizin huzuruna gelir. Bu esnada da Resulullah, belki içlerinden birkaçı imana gelir ümidiyle Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerine canla başla İslâm’ı anlatmaktaydı. Abdullah, meclise gelerek Peygamberimize hitaben, “Yâ Resulullah, bana Kuran okut. Allah’ın sana öğrettiğinden bana da öğret” dedi. Resulullah, onların üzerinde daha fazla durma gereği duyduğundan, o anda Abdullah’la yeterince ilgilenemedi veya ilgilenmek istemedi. Abdullah, belki de mecliste bulunanları göremediğinden ve Resulullah’tan cevap alamayınca, arzusunu birkaç defa tekrar etti. Resulullah, ona aldırmayıp yüzünü buruşturup döndü, sözünün kesilmesini istemedi ve misafirlerle sohbet etmeye devam etti. Fakat çok sürmedi, tam sözünü bitirip kalkacağı sırada ilâhî ikaz geldi:

    Yanına âmâ geldi diye yüzünün ekşitip döndü. Nerden bileceksin, belki de o günahlarından arınacaktı. Yahut o öğüt alacak ve o öğüt kendisine fayda verecekti. Öğüte ihtiyaç duymayan kimseye gelince sen ona yöneliyorsun. Onun inkâr ve isyan pisliği içinde kalmasından sen mesul değilsin. Sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun. Sakın ! O Kuran bir öğüttür” (Abese Sûresi; 1:10).

    Bu hadiseden sonra Resulullah, Abdullah’a daha çok iltifat ve ikramda bulunmuştur. Ne zaman onu görse, hem espri olsun, hem de o hadiseyi hatırlatmak babında “Ey Rabbimin beni ikazına sebep olan kardeşim, merhaba” diye onun gönlünü alırdı.

    Abdullah, ilk Müslümanlardan olduğu gibi, ilk muhacirlerden olma şerefine de nail olmuştu. Peygamberimizden önce, Medine’ye Musab b. Umeyr ile ilk hicret edenlerdendi. Peygamberimizden Kuran âyetlerini ezberleyen ve bu şekilde hafız olan Abdullah, Musab ile birlikte Medineli Müslümanlara Kuran öğretmiştir. Görme özürlü olmasına rağmen, Hz. Peygamber onu Bilal ve Ebû Mahzûre ile birlikte Mescid-i Nebevî’de müezzinlikle görevlendirmiştir. Hz Bilal olmadığı zaman Eb’u Mahzûre, o da bulunmadığı zaman Abdullah ezan okurdu. Ramazan aylarında ise sahurun bittiğini ilan etmek için ayrıca ezan okurdu Abdullah. Bunun için Resulullah müminlere “Bilal ezanı gece okuyor, İbni Ümmü Mektum ezan okuyuncaya kadar yiyip içiniz” buyurmuştur.

    İbni Ümmü Mektum, imanı kuvvetli ve dinî emirlere harfiyen uymayı seven bir sahabe idi. Evi, mescid-i şerife uzak olduğu hâlde ve kendisine, namazını evinde kılabileceğine dâir ruhsat verilmesine rağmen o, her namaz vakti Peygamberimizle ve cemaatle namaz kılmaya itina gösterirdi. Çok zaman Hz. Ömer ona rehberlik eder, gidip gelirken yardımcı olurdu.

    İbni Ümmü Mektum, hafız-ı Kuran idi. Medine‘ye geldikten sonra Ensarın (Medinelilerin) bir çoğuna Kuran-ı Kerim kıraatini öğretmeye başlamıştı. Bu arada sohbetlerinde bulunduğundan dolayı Resulullah’tan duymuş olduğu hadis-i şerifleri de unutmamaya çalışırdı. Zaman zaman etrafına toplanan kimselere hadis-i şerif rivayeti yapardı. İlahî emirler karşısında fevkalade duyarlı olan Abdullah, özürlü Müslümanlar için örnek bir şahsiyetti. Meselâ, cihadın ve mücâhitlerin fazîleti ile ilgili âyetler indirildiğinde, sanki bu âyetlerin kendisini muhatap kıldığı inancı ve bu ağır sorumluluğu yerine getirememe kaygısı ile bir gün Peygamberimize, göz yaşları ile gelerek:

    Ya Resulullah; Vallahi, cihat etmeye imkânım-gücüm olsa, ederdim”,

    diyerek C. Hakka yönelmiş ve

    “Ya Rab; Özrümü beyân eden âyet indir ! Özrümü beyân eden âyet indir !” diye dua etmiştir.

    Peygamberimizin kâtibi, Zeyd İbni Sâbit bu hadiseyi şu şekilde rivayet etmektedir:

    “İbni Ümmi Mektum, Resulullah (s.a.v.) bana vahyi yazdırırken gelmiş ve bu sözleri söylemişti. Bu sırada Resulullah‘ın dizinin bir kısmı dizimin üzerine geliyordu. Birden dizi ağırlaşmaya başladı. Vahiy başlamıştı. Dizim ezilecekti zannettim. Biraz sonra hafifledi. Bana dönerek: “Zeyd, yazdığını oku !” buyurdu. Okudum:

    Müminlerin savaşa katılmayıp oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler bir değildir”.

    Resulullah ilâve etti ve yazmamı söyledi:

    Özürlü olanlar hariç[1]

    Enteresandır, bu âyet-i kerîmeyle, mazereti ve özrü olan insanların fiilî cihada, yani savaşa ve sıcak çatışmalara katılmaları şart görünmediği hâlde, Abdullah İbni Ümmi Mektum, birkaç savaşa katılır ve sancak taşırdı. “Sancağı bana verin. Çünkü ben a’mayım, kaçamam. Beni düşman safları ile aranıza dikin” derdi. Savaşlarda bağıra-çağıra askerleri teşci eder, onlara cesaret verir ve düşmana korku salardı.

    Ancak, Resulullah döneminde Abdullah her sefere katılamazdı. Resulullah, onu Medine’de vekil bırakarak, imamlığı ona veriyordu. İslâm Peygamberi ona, toplam on üç kez Medine’de kaymakamlık vermiştir.

    İslâm’da özürlülerle ilgili çeşitli hükümlerin belirlenmesi, Abdullah Bin Ümmi Mektum sâyesinde mümkün olmuştur. Özürlülerin vekil bırakılmaları, imamlık yapmaları, talep edilmesi hâlinde savaşa iştirak etmeleri, farz namazlara katılmaları, korunma maksadıyla köpek beslemeleri gibi konular açıklık kazanmıştır. Resulullah, özürlüleri kendileri için zor olan işlerden muaf tutmakla beraber onları, okumaya, meslek öğrenmeye, ticaret yapmaya ve çalışmaya yönlendirmiştir. Kuran da özürlülerin, durumlarına göre bütün alanlarda aktif olmalarını yönünde kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir. Bununa paralel olarak zaten Kuran-ı Kerim’de, sorumluluğun kişinin gücü ile orantılı olduğunu, kişilere güçlerinin üstünde sorumluluk yüklenmeyeceğini ifade eden genel hükümlü âyetler (Bakara,286; En’am, 152; A’raf,42) yanında, engellilerin mazeretleri sebebiyle bir kısım yükümlülüklerden muaf tutulacaklarını konu edinen özel hükümlü âyetler (Fetih,17; Nur,61) de mevcuttur.

    Ümmü Mektum, Veda haccına iştirak etmiştir. Veda hutbesi okunurken, hutbenin duyulması için yüksek sesle hutbeyi tekrarlamıştır. Hz. Ebu Bekir devrinde İbni Ümmü Mektum’a müezzinlik dışında pek çok görev verilmiştir.

    Cihat ruhunu ve arzusunu içinde sürekli olarak yaşayan bir sahabe olarak Abdullah, Hicrî 14. senesinde (Miladî 636), Hz. Ömer’in halife döneminde o dönemin iki dev imparatorluğundan biri olan Pers İmparatorluğu’na karşı cihat etmek için yollara dökülmüştü. Sa’d İbni Vakkâs’ın komutanlığı altında toplanan İslâm ordusu, Kâdisiye meydanına vardığında, İslâm bayrağını, zırhını giymiş olarak Abdullah İbni Ümmi Mektum taşımaktaydı. İbni Ümmü Mektum, Kâdisiye meydan muharebesinde, sancak elinde, yüksek bir tepeye çıkmış olduğu hâlde etrafa bağırıp çağırarak, İranlıların maneviyatını bozmaya uğraşmakla meşgul idi. Üç gün kıran kırana süren bu savaşta, Pers İmparatorluğunun fillerle ve modern teçhizatla donatılmış ve sayıca üstün olmasına rağmen mağlup edilebilmişti. Ancak, İslâm ordusu, savaşa katılan mücâhitlerinin yaklaşık olarak beşti birini şehit vermişti. Şehitlerin arasında, İslâm sancağını kucaklamış olarak yerde kanlar içinde yatan, canını bu uğurda veren bir kimse daha vardı: Körlerin efendisi, ilk şehit âmâ: Hz. Abdullah İbni Mektum

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Perşembe, Eylül 11, 2008 - engelli sahabiler...(Amr ibni Cemuh.)
  • Amr İbni Cemuh

    Uhud Muharebesine Sakat Olarak Katılan Şehit Sahabe

     

    Amr İbni Cemuh, cahiliyede Medine’nin ileri gelenlerinden, Celeme oğullarının efendilerinden biriydi. Dürüstlüğü ve cömertliği ile tanınmaktaydı. Cahiliye devrinde soylu kişilerin evlerinde put bulundurma âdeti vardı. Bunu, her sabah ve akşam puttan uğur dilemek, törenlerde kurban kesmek, saygı duruşunda bulunarak, felaket anlarında sığınmak vb. şeyler için yaparlardı. Amr'ın putu da Menat idi. Onu kaliteli bir ağaçtan yapmıştı. Saygıda kusur etmez, ona en güzel kokuları sürerdi.

    Mus'ab ibnu Umeyr’in Medine'ye davetçi olarak gelmesinden kısa bir zaman sonra insanların bir çoğu İslâm'a girdiler. O sırada altmış yaşını geçmiş olan Amr’ın oğulları Muavvez, Muaz, Hallad ve eşi Hind de ondan gizli bir şekilde iman ettiler.

    Kocası ve ondan başka birkaç kişinin dışında kimsenin şirkte kalmadığını gören Hind, sevip saydığı kocasının şirk üzere kalmasını asla isteyemezdi. Amr ise çocuklarının atalarının dininden çıkıp Müslüman olmalarından korkuyordu. Karısına:

    "Hind, çocukları sakın şu Mus'ab'la görüştürme" dedi. Kadın: "Olur ama o adamın anlattıklarını oğlun Muaz'dan dinlemek ister misin?" dedi. O: "Vay be haberim yokken Muaz da mı dinden çıktı?" diye sordu. Hind: "Hayır, Mus'ab'ın bazı toplantılarına katılıp söylediklerinden bazılarını öğrenmiş" cevabını verdi. Amr: "Muaz'ı bana çağır" dedi. Muaz babasının huzuruna gelip ona Fatiha suresini okuyunca, aralarında şu konuşma geçti:

    “Bu söz ne kadar şahane, ne kadar güzel. Bütün sözleri böyle mi ?”

    “Hepsi birbirinden güzel babacığım! Sen de ona biat eder misin? Halkın tamamı ona biat etti.”

    “Menat'a danışmadıkça bir şey yapmam. O ne derse öyle yaparım”.

    “Babacığım Menat konuşmaz ki onun dili ve aklı yok. O sadece bir ağaç”.

    “Sana söyledim, ona danışmadan atalarımın dininden vazgeçmem”.

    Derken Amr ağaçtan yontma putun huzuruna geçip saygıyla fikrini sordu. Cevap alamayınca da onu kızdırdığını zannedip bir kaç gün öfkesinin dinmesini beklemeye karar verdi. Bu esnada çocukları da düşünmeye başladılar. Derken putu alıp Seleme oğullarının tuvalet çukurlarından birine attılar.

    Amr, buna çok hiddetlendi, ama putunu arayıp nihayetinde buldu. Temizleyip kokular sürdü ve aynı yerine koydu. Aynı durum günlerce tekrar etti derken en son gün Amr, Menat'ın boynuna kılıcını astı ve:

    "Ey Menat! Bunları sana kimin yaptığını bilmiyorum. Eğer sen de hayır varsa işte kılıç kendini koru"

    dedi.

    Ancak aynı durum o gece de tekrarlanınca artık onu tuvalet çukurundan çıkarmadı ve:

    "Vallahi sen Tanrı olsaydın bir tuvalet çukurunda olmazdın" dedi ve İslâm'a girdi. Amr, İslâm'ı tanıdıkça cahiliyede geçen dakikaları için pişmanlık gözyaşları döküyordu. Artık o da iman ve İslâm'ın fedakâr bir hizmetçisi, davanın yılmaz bir bekçisi olmak istiyordu.

    Sakat Olarak Cihada Katılması ve Şehit Olması

    Uhud savaşı için cihada çağrı yapıldığında ashab-ı kiramın hepsi, yaşlısı, genci savaşa katılmak için birbirleri ile yarış yapıyorlardı. Üç oğlu gibi Amr İbni Cemuh da cihat için hazırlanmaya başladı. Halbuki Amr, o anda çok yaşlı ve bir ayağı tamamen sakat idi. Bu yüzden çocukları onun mazur olduğunu anlatıp cihada katılmamasını istediler.

    Amr, evlatlarına; "Evlatlarım! Beni de bu gazaya götürünüz!" diyor, oğulları da; "Babacığım! Ayağının arızalı olması sebebiyle, Allah seni mazeretli saydı. Resulullah, senin sefere gitmene müsaade etmedi. Cihada çıkmakla mükellef değilsin. Senin yerine biz gidiyoruz!" diyerek babalarını iknaya çalışıyorlardı. Fakat Amr, “Yazıklar olsun sizin gibi evlatlara! Bedir gazasında da böyle diyerek, Cennet'i kazanmaktan beni alıkoymuştunuz. Bu seferden de mi mahrum edeceksiniz?.." dedi.

    Amr’ın silah kuşanıp İslâm ordusuna katılmak istemesi kimsenin aklından geçmiyordu. Akrabaları da, onu bu kararından vazgeçirmek istemişlerdi. “Şer’an mazursun, aslan gibi oğullarını peygamberle göndermişsin. Bir de senin gidip askerlere katılman gerekmez” dediler. O:

    “Çocuklarımın sonsuz mutluluk ve ebedî cenneti istedikleri gibi ben de aynısını istiyorum. Onlar gidip şahadet faziletine sahip olsunlar da ben evde sizinle beraber oturayım mı acaba? Böyle bir şey asla mümkün değil” diye diretti.

    Amr, bunların elinden kurtulmak ve kendisini engellemek isteyenleri şikayet etmek maksadıyla peygamberin huzuruna çıktı:

    "Ey Allah'ın Resulü, şu benim oğullarım ve akrabalarım topal olduğumu bahane ederek beni bu hayırlı işten alıkoymak istiyorlar. Evde hapis olmamı istiyorlar, Allah yolunda cihada iştirakimi istemiyorlar. Allah’a yemin ederim ki bu topal ayaklarımla cennete gitmek istiyorum.”

    Allah’ın Resulü, “Ey Amr, şer’i mazeretin var. Allah seni mazur kılmış, cihat sana vacip değil” dedi ise de, Amr,

    “Ey Resulullah! Bana vacip olmadığını biliyorum, ama yine de gitmek istiyorum. Vallahi ben topallığımla cennete girmek istiyorum" dedi.

    Resulullah oğullarına: "Ona engel olmayın. Herhalde Allah, ona şehitlik verecek" buyurdu.

    Ordunun hareket vakti gelince Amr, hiç dönmeyecekmiş gibi hanımına veda etti, sonra kıbleye yönelip şöyle dua etti:

    "Allah'ım! Bana şehitlik ver. Beni şehitliği kaybetmiş olarak aileme döndürme”.

    Bu sözleri karısı Hind de duymuştu.

    O zamana kadar ayağı sakat olduğu için, hiçbir savaşa katılamayan Amr, bu sefer âdeta koşarak katıldı Uhud muharebesine.

    Uhud’un seyredilecek sahnelerinden biri, Amr bin Cemuh’un meydandaki hareketiydi. Sakat ayağı ile kendini ordunun içerisine atıyor, feryat ediyordu: “Cenneti arzuluyorum!” Oğullarından birisi babasının arkasından hareket ediyordu. Uhud’da savaşın kızışıp müşriklerin Resulullah’ı kuşattığı sırada o, tek ayağı üzerinde sıçrayarak cihada devam ediyordu. Oğlu Hallad'la beraber Resulullah’ı koruyan müminlerin ön safında yer almışlardı. Baba ile oğul o kadar savaştılar ki sonunda ikisi de şehit oldu.

    Amr’ın Eşi Hind’in Şehit Eşini Medine’ye Getirememesi

    Savaş bittikten sonra Medine kadınlarından bir çoğu, mücahitlerinin durumunu yakından öğrenebilmek için, şehir dışına çıkmıştı. Medine’ye ulaşan haberler de pek iç açıcı değildi. Peygamber’in hanımı Hz. Ayşe de şehirden biraz uzaklaşıp, Uhud’a katılanların akıbetleri hakkında bilgi sahibi olmak istiyordu. Yolda Amr İbni Cemuh’un eşi Hind’i gördü. Hind, üç şehidi deveye bindirmiş, kendisi de devenin yularından tutmuş şehre doğru gidiyordu. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:

    Hz. Ayşe: “Ne haber ?”

    “Elhamdülillah, Peygamber sağdır, O sağ olunca derdimiz olmaz”.

    Hz. Ayşe: “Bu cenazeler kimindir ?”

    Hind: “Bunlar kardeşimin, oğlumun, kocamın cenazeleridir”.

    Hz. Ayşe: “Nereye götürüyorsun ?”

    Hind: “Medine’ye defnetmek için götürüyorum”.

    Hind, bunları söyleyip devenin yularını Medine’ye doğru çekti. Fakat deve istemeyerek, zorla Hind’in peşi sıra gidiyordu. Nihayet deve yere yattı.

    Hz. Ayşe: “Hayvanın yükü ağırdır, çekemiyor!”

    Hind: “Hayır, bizim devemiz çok kuvvetlidir, normal olarak iki devenin yükünü çekebilir. Bunun başka bir sebebi olmalı”.

    Hind, deveyi yeniden harekete geçirdi. Deve, ikinci defa dizlerini kırıp yere yattı. Hind, devenin yönünü Uhud’a doğru çevirdiğinde hızlı bir şekilde hareket ettiğini farkına vardı. Deve, çok dikkat çekici bir şekilde Medine’ye doğru gitmekten ziyâde Uhud tarafına gitmek istiyordu. Hind, bunda bir acayiplik hissetti ve bir sırrın olabileceğini düşündü. Bunun üzerine Medine’ye gitmekten vazgeçip, devenin yularını çekerek, doğruca cenazelerin olduğu Uhud tarafına giderek, durumu Peygambere arz etti:

    Hind: “Ya Resulullah! Acayip bir olay var. Ben bu cenazeleri Medine’ye götürüp defnedeyim diye hayvanın üzerine bıraktım. Bu hayvanı Medine’ye doğru sürdüğümde bana itaat edip gitmiyor. Fakat Uhud tarafına gelince normal yürüyor. Acaba neden?”

    Hz. Muhammed: “Acaba kocan Uhud’a doğru yola çıkınca bir şey söyledi mi?”

    Hind: Ya Resulullah! Yola çıktıktan sonra şu cümleyi duydum: “İlahi beni evime döndürme!”

    Hz. Muhammed: “Öyleyse sebep budur. Bu şehit kişinin duası kabul olmuştur. Allah, bu cenazenin geri dönmesini istemiyor. Siz ensarın arasında öyle kişiler var ki, eğer Allah’a dua edip yemin verirlerse duaları kabul olur. Senin kocan da onlardan birisidir”.

    Resul-i Ekrem’in izniyle o üç cenaze de Uhud’a defnedildi. O zaman Resul-i Ekrem Hind’e dönerek şu müjdeyi verdi: “Bu üç kişi, ahirette benim yanımda olacaklar”.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Perşembe, Eylül 11, 2008 - ENGELLİ AŞK..
  • engelli` Aşk
    Tüm karanlığımla yine cam kenarındaydım.Büyük bir özenti içinde sokakta koşuşan çocukları izliyordum…

    İçimde ki en büyük yarım duygulardan biriydi sokakta koşup oynamak!Düşüp dizlerimi yaralamak ,sonra annemin ellerimden tutup ‘bir yerin acıdı mı yavrum’ diye sormasıydı.Ama olmadı.Ne ben koşup düşebildim ne de annem tutabildi ellerimden…

    20li yaşlara yeni başlamıştım.Ve tüm hayatım cam kenarındaydı!Ötesi olmamıştı…

    Ne kadar kalkmak istesem de gücüm yetmiyordu cansız ayaklarımı hareket ettirmeye!Tüm direncime karşı yenik düşmüştüm çaresizliğime…Şimdi güneşimi söndürmüş karanlıklara kilitlemiştim kendimi…

    Bir gün yine cam kenarında otururken bir kamyonet yaklaştı karşı kaldırıma.Boşalan daireye birilerimi tanışınıyordu.

    Uzun boylu,bir bebek masumiyetinde ki yüzüyle indi arabadan.Eşyaları taşımaları için
    görevlilere gerekenleri söyledikten sonra binaya girdi.

    İçimde bir şeylerin titremeye başladığını hissediyordum.Aldırış etmeden yine tüm monotonluğuyla sokağı izledim.Camın altına yaklaşan çocuklarla paylaştığım birkaç tebessümden sonra bir hüzün çökmüştü kucağıma.Yarım yamalak türküler tutturdum yine kendimce…Sonunu baştan bildiğim hayaller kurdum.Gözlerime yapışan nemleri sildim kazağımın koluyla…

    Eşyalar bitmiş ve araba çekilmişti yolun karşısından.Araba ayrılır ayrılmaz o göründü apartmanın merdivenlerinde.Yanında oynayan çocukların saçlarını okşadı tüm yorgunluğuna inat.

    Açık renk pantolonuna değen o çamurlu topa inat bir tebessümle,çocuklarla top oynamaya koyuldu.Gülen yüzü o kadar güzeldi ki…

    Bembeyaz yüzü kızarmaya başlamıştı.Üzerinde ki tişört sırılsıklam olmuştu.Birden ‘hasta olucaksın istersen içeri gir’ diye bağırmak geldi içimden.Hemen elimle ağzımı kapattım.İçimde kendime öfkeler kustum.

    Top birden bulunduğum camın altına doğru geldi.Hemen o koştu ,birden o yosun gözlerini dikti gözlerime.’şey bizi izlemek yerine aramıza katılır mısınız?’ dedi iç yakan tebessümüyle.Sanki kurşunlar yağdırdı üzerime.Pencereyi kapatıp gayet asabi bir hareketle perdeyi çektim.

    Uzun saatler ağladım.Yıllardır alışamadım mahkumu olduğum şu sandalyeye!Sanki dalga geçercesine gelmiş eşlik etmemi istiyor.Şapşal şey ne zannediyor kendini!Ayakları olmayan bir insan nasıl top peşinde koşar ki ,diye geçirdim içimden.Ama bir şeyi düşünmek hiç aklıma gelmedi!O nerden bilecekti ki benim mahkumluğumu…

    Ertesi gün yine camda yine o karanlıklara beklemedeydim.Akşam üzeri elinde bir çantayla sokağın ucunda göründü.Çocuklar yine sevinçle onu beklemeye koyuldu evinin kapısında.Telefonunu kapatıp çantasına atarken başını olduğum cama doğru çevirdi.

    Buruk,çekingen ve suçlu bir çocuk edasıyla cama yaklaştı.’dün için özür dilerim.sanırım istemeden bir suç işledim.haddim olmayarak bize eşlik etmenizi istedim.kusuruma bakmayın’ dedi…Gözleri gözlerime değdiğinde dilsiz olmuştum.Ne söylemem gerektiğini idrak edemiyordum.’hayır sizin bir kusurunuz yok.asıl ben özür dilerim sanırım fazlasıyla fevri davrandım.sizin herhangi bir hatanız yok.ben sizden affımı rica ederim!’Tatlı tebessümlerden sonra ‘ben Gökhan’dedi…’ceren’ dedim.Yanında onu bekleyen çocukları göstererek ‘onlara maç sözüm var üzerimi değiştirip sözümü tutmam lazım.Tanıştığıma gerçekten çok sevindim’diyerek uzaklaştı.Apartman kapısından girerken tatlı bir tebessümle el sallamıştı…

    Gökhan dedim kendi kendime…Adı yankılandı binlerce kez aklımda.Sonra yine o göründü sokakta.O tatlı tebessümleriyle oynamaya başladı çocuklarla.Arada sırada kaldırıp başını bana bakıyor gülüyorduk birbirimize.

    İçimden bir şey dışarı çıkmam için zorluyordu beni.Camı kapatıp asansöre doğru ilerledim.Apartman kapısına geldiğimde merdivenlere oturmuş biraz dinlenmeye çalıştığını gördüm.

    Gören çocuklar ceren abla deyip koşmaya başlayınca başını çevirdi.Tatlı bakışlarının ardında kimliğimi yitirdim.

    Çocuklardan biraz müsaade isteyip konuşmaya başladık.Ayaklarımın olmamasına şaşırmamış herhangi bir olumsuz tepki vermemişti.Ve hayatımda ilk defa biri özrümü bana hissettirmemişti.

    Uzun uzun kendimizden bahsettik.Öğretmendi.Ailesi şehir dışında yaşıyordu.Oda mahalledeki okulumuza tayini çıktığı için burada bir ev aramış ve burayı bulmuştu.Çok tatlı bir sesi vardı.Gülerken beliren gamzesi o çocuksu yüzünü biraz daha bebekleştiriyordu.

    Hava kararmaya başlamış ve akşam yeli esmeye başlamıştı.takvimler her ne kadar ilkbahar sonlarını işaret etse de esen rüzgar bizi titretmişti.birbirimize iyi akşamlar dileyip ayrıldık.

    Uzun zamandır aradığım huzur sanki onun gözlerinde ve sesinde saklıydı.Gülüşüyle en saklımda kalanı tutup su yüzüne çıkarıyor sonra hasret kaldığım o çocukluğuma götürüyordu sanki beni.

    Aylarca sadece o tebessümlerle yetindik.Birbirimizi gördüğümüzde tebessümler ediyor tek bir hece dahi konuşmuyorduk.

    O bu mahalleye yerleşince sanki renk gelmişti buralara!Kuş seslerini ilk kez duyuyor ilk kez görüyordum sokağı saran o rengarenk çiçekleri.

    Yaz ortalarıydı.Artık okul dönüşlerinde göremiyordum onu.Sokağa da pek çıkar olmamıştı.

    Sonra bir gün elinde bir valizle taksiye binmeye hazırlanırken gördüm onu.

    Yine cama yaklaştı.’ben gidiyorum buralar sana emanet kendine iyi bak olur mu’ dedi ve gitti.

    Bu gidişin dönüşü var mıydı?Ne zaman gelicekti?Nereye gidiyordu?

    Günlerce uğramadım cam kenarına!Sabahları hiç çıkmadım yatağımdan.gözlerim tavanda hep o yosun gözlerini izledim.Sesi gülüşü yankılandı kulaklarımda.15 20 gün sonra çocukların ‘Gökhan abi’ diye bağırmasıyla birden kalkmak istedim yatağımdan.Hızlı hareketlerle sandalyeme oturup cam kenarına geçtim.Çocuklarla gülüp biraz konuştuktan sonra cama yaklaştı ‘buraları sana emanet etmemiş miydim ben bak sabah akşam yatmışsın!Çocuklar görmemiş seni camda, perdeleri de açmamışsın…’ ‘ya şey…been…ne biliyim canım istemedi hiç kalkmak sanırım biraz tembellik etmek istedim hocam’ dedim.Tatlı tatlı güldük birbirimize.’iyi bakalım dinlen sen ama bende yol yorgunuyum, evde de pek yiyecek bir şey olduğunu sanmıyorum eğer işin yoksa sana çay içemeye gelebilir miyim!tamam gelirken sıcak poğaçada alıcam olur mu?’ dedi.Tabi diyerek içeri girdim.Yarım yamalak halimle bir şeyler hazırlamaya çalışıyordum.Birden sürekli güldüğümü fark ettim.Niye neye gülüyordum ki?

    Kapı çaldı.Elimden geldiği kadar hızlı olup kapıyı açtım.Beraber masaya geçtik.Birşeyler yemekten çok fazlasıyla güldük.

    Saat öğle ortasını geçeli epey olmuştu.’biraz dışarı çıkmaya ne dersin’ dedi ‘bu halimle nereye nasıl gidebilirim ki’ dedim.’ayıp ediyorsun kendine sen evet de gerisi sorun değil’’tamam çıkalım’ dedim.Önce beraber sahile gittik.Denizi görmeyeli yıllar olmuştu.Parklara,alışveriş merkezlerine gittik.Rengarenk kalpli balonlar almıştı bana yarım kalan çocukluğumu tamamlamak istercesine.

    Sonra bir kitapçıya gittik.Çok büyük bir yerdi.Bana çok severek okuduğu yazarların kitaplarını tavsiye etti.Merak içinde birkaç kitap aldık.Gün batımı yaklaşırken sahile geri döndük.Elimizde simitlerle gün batımını izledik.Sonra birden bir şarkı mırıldanmaya başladı.En sevdiğim şarkıydı bu ve bilmesi imkansızdı.Sessizce ona eşlik ettim.Birden başımızı çevirip gözgöze geldik.Tatlı bir tebessümle devam etti şarkısına.Şarkı bitince esen rüzgar saçlarımı dolamıştı yüzüme.Ellerimle saçlarımın ağından kurtulurken beni izliyordu.Elime aldığım balonlardan birini ona verdim ve esen rüzgarda aynı anda dilek tutup gökyüzüne bıraktık onları…

    Uzun yıllar sonra tekrar denizi görmüş ve bu kadar çok eğlenmiştim.Yalnızlığımı ve özrümü hiç hissetmemiştim.Gece bu huzur ve mutlulukla uyudum…

    O günden sonra yine azalmıştı onu görüşlerim.Haftada bir belki hatta hiç görmediğim haftalar bile olmuştu.Bende artık kitaplara vermiştim kendimi.Pek fazla geçmiyordum cam kenarına.

    Bir gün beni aradı ve önemli bir şeyler konuşmamız gerektiğini söyledi.O akşam dışarı çıktık.İlk defa gülmüyor ve suskundu.İlk defa onu bu kadar ciddi görüyordum.Sözlerinin ardında saklı tutmaya çalıştığı bir şeyler vardı.Sanki bir liste yapmış ama başta yazdıklarının ardında sondakinin görünmesinden korkuyordu.’…belki şimdi neden böyle bir konuşma içinde olduğumuzu neden bu kadar ciddi olduğumu merak ediyorsundur.alışmadığın bir tavırdayım biliyorum.Ceren bak…ne denir nasıl başlanır hiç bilmem.Bilirsin her ne kadar öğretmen olsam da edebiyatla pek aram yok!ya Ceren ben…olmuyor ya!’’Ne anlatmaya çalışyorsun bir anlasam söylemene gerek kalmayacak zaten de,bir türlü anlayamadım.Kendini bu kadar kasma rahat ol yabancı değilim biliyorsun.İnsan arkadaşına karşı biraz rahat olmalı.’’iyi güzel haklısın da söylemem lazım…bak ceren,çocuk değiliz ve beni tanıdığın kadarıyla hevesleriyle hareket eden biri olmadığımı biliyorsundur.’’evet öyle biri değilsin bunu biliyorum,hadi hayırlısı bakalım bu açtığın kapılar nereye çıkacak.’’ceren ben seni ilk gördüğüm andan beri beğeniyorum ve eğer sende kabul edersen hayat arkadaşım olmanı istiyorum!’ dedi bir solukta.Sanki o bunları söylerken ben nefessiz kalıyordum.’şey Gökhan kalksak artık’ dedim.Cevap vermekten kaçarcasına…’Peki ‘dedi suskunluğuyla.

    O gece gözlerim kapanmadı bir türlü.Camın ardında evini izledim.Cam kenarında oturmuş olduğum yere bakıyordu.

    Yastığa başım değdiğinde söyledikleri ve o an ki hali yankılandı gözlerimde.Bir kez daha gittim o ana.

    Günlerce bir haber kaldım ondan.Telefonumu kapattım perdelerimi açmadım.Ciddi bir karar vermem lazımdı.En ufak ayrıntıları bile göz ardı etmeden.Bir hafta sonra perdelerimi açtım.Onun okuldan dönüşünü bekledim perdenin ardında.şişen gözaltı ve yorgun hali takılmıştı gözlerime.hemen perdeyi açıp ona baktım…

    Umutlarını yitirmiş olmalı ki başını çevirip cama bakmadı.Hemen telefona sarıldım.Telefonumu açtığımda onlarca aramadan sonra tek bir mesaj çekmiş.’bilseydim ki bu isteğim karanlıklara itecek seni,hiç istemeden güneşinle kalmanı dilerdim.özür dilerim sevmeyi beceremedim.’

    Olduğum yerde çakılmıştım.Hemen onu aradım.Yorgun bir sesle:
    -efendim…
    -merhaba,nasılsın?
    -ceren…ceren sen misin gerçekten?
    -evet benim yoksa beğenmedin mi?kapatıp yeniden arayım mı uyan diye?
    -yok şey..ben hiç beklemiyordum,kusura bakma.
    -farkındayım.bana umut etmeyi öğretirken kendin unutmuşsun sanırım.
    -galiba haklısın.biraz öyle olmuş.
    -eğer vaktin varsa beraber bir yemeğe ne dersin?soslu spagetti desem yeter mi?
    -işte bu süper olur derim.hemen ordayım
    Deyip kapattı telefonu.Koşa koşa geldi.Gülen yüzüyle.Konuşmayı çok istedik ama bir türlü beceremedik.Başlayamadık.Her konuşmaya niyetlenişimizde gözgöze gelip gülmeye başladık.

    Zamanla aramızdaki o tuhaf şeyi atlatıp geleceğimize dair planlar yaptık.Karşılıklı beklentilerimizi anlattık.

    Hemen ailesine haber vericek ve gereken şeyleri yapmaya başlayacaktık.

    Ertesi gün ailesini aramış.Onları buraya davet etmiş.Tabi onlarda hemen geldiler.Camın ardında onları izliyordum.Sanki olucakları bilirmişcesine bir burukluk vardı içimde.

    Akşam ailesine açmış durumu.Haliyle tanışmak istemişler.Özrümü kendi engel saymadığı için hiç anlatmamış ailesine.Eve gelip beni onların yanına götürdüğünde ailesinin bana bakışları hem onu hem de beni fazlasıyla yıkmıştı.Aslında ben hazırdım hemen hemen bu duruma.Onlarda haklılardı bir tanecik oğulları tüm hayatını benim gibi bir kötürüm uğruna mı harcıyacaktı.
    Uzun susuşlar ardında saatleri geçirdik.Gökhan’dan evime gitmek için isteyerek ailesiyle vedalaşıp kapıdan çıktım.Arkamdan oda bindi asansöre.Ailesi ne derse desin vazgeçmeyeceğini onun için hiçbir zaman sorun olmayacağını anlatarak evime kadar eşlik etti bana.Evime girerken anca konuşabilecek gücü toplamıştım kendimde.’ailen haklı.tertemiz bir hayatın var benim gibi bir sakatın peşinde harcama.Seni seviyorum ve hem ilk aşkım hem de son aşkım olarak kalacaksın hayatımda.Ama ne olur sen beni hayatına katma.Aileni üzme.İyi geceler’ diyerek kapıyı kapattım…

    Gece boyunca ağladım.Onun durumunu da az çok tahmin edebiliyordum.Gece saat 4 buçuk civarı kapım çaldı.Korktum.Kim o? Dediğimde yorgun sesiyle ne olur aç kapıyı benim Gökhan!Sana varlığına ihtiyacım var aç,ne olur beni içeri al dedi.Hemen açtım kapıyı.Kan çanağına dönen gözleriyle sıkıca sarıldı bana.’Kim ne derse desin yokluğunu düşünemem,sen gitme ben bitmeyeyim.Kal benimle bırakma beni ne olur’ diye sayıkladı.Sırılsıklamdı.Demek ki uzun sürede dışarıda yağmurun altında beklemişti.’tamam canım sen nasıl istersen.hep kalıcam seninle’ diyerek içeri geçtik.sakat halimle ona ne verebilirdim ki?Ailesi gerçekten haklıydı.Onu seviyordum ama bu bana onun hayatını karartma hakkını vermiyordu.Islak bedeni halsizliğine yenilmiş uyuya kalmıştı.Bütün gece sayıklayıp durdu.’Gitme ne olur’ diye.Ateşler içindeydi.bütün bir gece başında bekledim.sabaha kadar sıkıca tuttum ellerini.Sabah o uyanmadan küçük bir buse kondurdum o dokunmaya kıyamadığım bebek yüzüne.Bir veda notu bırakıp başucuna çantamı alıp çıktım evden.
    Şehir dışında bir arkadaşım vardı onu görmeye gidecek biraz uzak kalacaktım buralardan.
    Aklımda o ilk ve son sarılışı,gülüşü,gözleri ve uyurken ki masumluğu kulaklarımda ise sesi o son sayıklamaları vardı.Çantamdan çıkarttığım resimlere sarıldım doyasıya.Affetmesini istedim beni…

    Üç ay boyunca ondan habersiz yaşadım.En sonunda üst komşumuz aradı.Biraz konuştuktan sonra onu sordum laf arasında’ o mu?üç aydır gören yok!biz önce seninle beraber sandık ama sonra eve geçip annesine babasına bir şeyler söyleyip gittiğini öğrendik.kimsenin bir haberi yok ailesi de onu bekliyor buralarda.’Ardımdan kayıplara karışmıştı.Nerdeydi?Nerde olduğu değil nasıl olduğu önemliydi.En son bıraktığımda o sabah kan ter içindeydi.Ona bir şey olmasın diye dualar ettim her nefesimde.

    Bir hafta sonra tekrar aradı komşumuz.’ceren hemen buraya dönmen gerekiyor’’hayırdır abla ne oldu,neden gelmem gerekiyor?’.’canım bak şimdi anlatamam ama gelmen lazım ne kadar çabuk gelirsen o kadar iyi!’’tamam abla hemen gelicem’ diyerek arkadaşıma anlattım durumu.
    Bu arada ben tedavi görmeye başlamış yavaş yavaş adım atabiliyordum.yürümeyi yeni öğrenen çocuklar gibiydim.

    Arkadaşımın arabasına atlayıp hemen döndük.Arabadan iner inmez komşular geçmiş olsun dileklerinde bulunmaya başladılar.Herhalde yürümeye başladığım içindir dedim kendi kendime.Üst komşumuza çıkıp ne olduğunu sordum.Gökhan’ın bir hastanede olduğunu,3 aydır beni aradığını ve çok büyük bir kaza geçirdiğini söyledi.Orda donmuş gibiydim.

    Arkadaşımla hemen bulunduğu hastaneye gittik.Ailesi beni görünce ne yapacaklarını şaşırdılar.Arkadaşımın yardımıyla doktorunun yanına gittim.Durumu öğrendikten sonra yanına girmek için izin istedim.Yanına gittiğimde sıkıca tuttum elini…’ben geldim.Hadi kalk ne olur!bak yanındayım işte.Ne olur affet beni.Hayallerimizi tamamlamaya geldim.Hem bak artık yürüyorum.Hadi uyan ne olur.Çaremdin her şeyde ,çaresiz koyma beni kalk işte hadi.Oyun bozanlık etme ben geldim,tamam sen kazandın ama uyan ne olur!’Akmasın diye gözümden damlalar çok direndim ama beceremedim.Bir kaç gün sonra yoğun bakımdan çıkıp normal odaya aldılar.Yanına ilk girendim.Karşısında beni görünce birden ayağa kalmak istedi.Ama olmadı.Ve bir şeyi bilmiyordu her ne kadar istese de artık kalkamayacaktı.Uzun susuşlar arasında gözlerini izledim.Sımsıkı tuttuk ellerimizi.Birden aklımıza gün batımında söylediğimiz şarkı geldi.Beraber söylemeye başladık.O geçen 3 ayın sorgulamasını yapmamıştık.Sanki hiç ayrı kalmamış gibi konuştuk.Sonra durumunu anlattık ona.Ailesi için büyük bir yıkımdı ama Gökhan için hiçte öyle olmamıştı.Çünkü bunu gerçekten kendisi istemiş.
    Ben gittikten sonra arkadaşının arabasını alıp yola koyulmuş.İstanbul’un her köşesinde beni aramış,bulamamış.en sonunda son çare Bursa’ya geçmiş.Arkadaşımın yanında olmam ihtimalini düşünerek.Orda da bulamayıp İstanbul’a dönerken ailesinin özrümü engel saydıklarını düşünmüş.Aynı özrün kendisinde de olursa ailesinin bir şey yapamayacağını düşünerek direksiyonu boşa bırakmış.Aslında bir nevi ölüme koşmuş.

    Bunu duyduğumda çok garip bir hüzün kaplamıştı içimi.Ailesi çok pişmandı.
    her şeyden ötürü.ama artık onun için ne kadar geç olduğunun farkındaydık.Gökhan bunu hiç düşünmedi bir zamanlar benim ona söylediklerimi o bana söylemeye başlamıştı.Hayatını benimle harcama gibilerinden.

    bir şeyleri yoluna koyduktan hemen sonra evlendik.Aylarımız sorunsuz bir şekilde geçiyordu.Onun tedavisi için yollar arıyorduk ve sonunda bulduk.İkimiz içinde bir umut ışığı vardı artık.
    Her ne kadar başarısızlık oranı yüksek olsada bir ameliyata girecekti.

    Söylenen her olumsuzluğa kulaklarımızı tıkadık.Doktorların başarı oranı çok düşük hatta hiç yok demesine karşı biz pes etmedik.

    Zor bir durumdu ve bunun için gereken tek şey inancımız ve gücümüzdü.O ameliyata hazırlanırken bir beden olmuştuk.Hayatımızda o ameliyattan sonra yapacakları planlıyor biraz daha umut büyütüyorduk içimizde.

    18 saat süren bir ameliyat sonucu çıktı ameliyathaneden.Henüz kesin olan hiçbir şey yoktu doktorların söylediğini göre.Oysa bize göre her şey netti!Artık yürüyücekti.Ameliyattan sonra aylarca süren bir fizik tedavisi sonucu yürümeye başladı.Hem mesleğine hem de hayatına tüm gücümüzle devam etti.

    Her sevenin sevdiğine ışık olabilmesi dileğiyle…

    alıntı...
    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Çarşamba, Eylül 10, 2008 - TEKKOLLU KARETECİ
  • • Çarşamba, Şubat 28, 2007 - Tek Kollu Kareteci

    Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti.

    Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karsısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep ayni hareketi yapıyorlardı.

    Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek" dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.
    Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı.
    Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, "hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim". Hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabini verdi.

    Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.

    Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum".

    Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, "senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir. ..Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak".

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    ENGELLER ENGEL OLMAMALI HAYATA.

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • RSS
  • ENGELLİNİNSAYFASI
  • ÖMEREKİNCİMİCİNGIRT
  • ENGELLİMESLEKEĞİTİMİ
  • BAŞBAKANLIKÖZÜRLÜLER İDARESİ

    Kategoriler

    Arkadaşlarım

  • omerekincimicingirt
  • blackrosem
  • akiks
  • ulmus
  • Blogcu Yardım
  • Sayfa: 1 - Toplam: 2
    | Sonraki Sayfa